28 Haziran 2007 Perşembe

Hope...

here's my version of it, internal whirlwind
here's my version of it, internal whirlwind
here's my version of it, internal whirlwind

what's the lesser of 2 evils?
if a suicide bomber made to look pregnant
manages to kill her target or not?
what's the lesser of 2 evils?

what's the lesser of 2 evils?
if she kills them or dies in vain?
nature has fixed no limits on our hopes
what's the lesser of 2 evils?

what's the lesser of 2 evils?
if her bump was fake or if it was real?

here's my version of it, internal whirlwind
I have fostered since childhood

well, I don't care
love is all
I dare to drown
to be proven wrong


26 Haziran 2007 Salı

Umbrella, ella, ella, eh, eh, eh...


Rihanna adlı yeni "zengin hip hopcunun yanında kıçını sallaya sallaya dans eden şarkıcı" kızımızın (Pardon; Rihanna fiçuring Jay-Z) bir şarkısı var; Umbrella!

Aman dikkat! Kızımızın hırıl hırıl sesi ile o dile dolanma olasılığı çok yüksek nakarat biraraya gelince artık siz de yolda "people under my umbrella, ella, ella, eh, eh, eh..." şeklinde mırıldanmaya başlayabilir; şarkıyı henüz bilmeyen azınlık tarafından "aaa...bak kekeme!" gibi yorumlara maruz kalabilirsiniz.

Çok feci çok...
Feci, eci, eci, ci, ci, ci...

19 Haziran 2007 Salı

Oksijen Dolu Bir Pazar...


Ankara'nın oksijen deposu Seğmenler'i şenlendirdik geçtiğimiz günlerde arkadaşlarımla. Sıcacık bir pazar günü, çimlerin üzerine bıraktık tüm sıkıntılarımızı.

Biraz kısır,
biraz patates salatası,
hafif bir güzellik uykusu
ve peşine gelen muhteşem "Handan Tatlısı" ziyafeti...

Yine başrollerde mamalar vardı anlayacağınız. Ve tabi ki doğa; bana akıl verebilecek tek gerçek!

Sık sık tekrarlamak, hatta alışkanlık haline getirmek lazım bu güzelliği; çünkü beynin bol bol oksijene ihtiyacı var şu sıralar, hadi göreyim sizi kavaklar!

Bu arada farkettik ki, İris'in ayakkabıları ve poileri aynı renkteymiş...

18 Haziran 2007 Pazartesi

The Breakfast Club...


Garip rüyanın etkisinden kurtulup, kendimi kollarına atıverdiğim biricik haftasonum da bitmiş, "Pazartesi Sendromu" denilen şey, "taaaaaakkk küüüüttt" şeklinde hatırlatmıştır kendisini bana bugün. Ama beynime çakıverilen gerçeklerden birisi de, D&R indirim reyonundan sırıtarak bakan ve kendimi satın almaktan alıkoyamadığım "The Breakfast Club" isimli, sevimli mi sevimli 1985 tarihli bir John Hughes filminin bana söyledikleridir. Hatta ki bugün izlerken ruhumuzun havalandıran Little Miss Sunshine'nın, Pieces of April'in, Station Agent'ın, Before Sunrise'ın yani Amerikan Bağımsızları'nın da öncülerindendir bence filmin kendisi.

Ama nasıl da güzel bir filmdir... Cumartesi günü okul hapsi almaktan başka, ortak hiçbir yanı olmayan 5 öğrencinin hikayesi 1.5 saatte bu kadar mı çok şey söyleyebilir? Karakterler bizlerin hayatından fırlamış gibidir. Diyaloglar ise sanki kendi ağzımızdan çıkmış...

Söyleyecek çok şey varken, hiçbir şey söylemek istememe hakkımı kullanıyorum şu an.

Gidin, alın, izleyin ve "küüüüüttt"...

Ama unutmayın;

"...each one of us is a brain, and an athlete, and a basketcase, a princess and a criminal."

Sincerely Yours,
The Breakfast Club


16 Haziran 2007 Cumartesi

Kaş'ta Masonluk bir başka, hele Darth Vader da varsa yanı başında...

Geçen gece sanırım şimdiye kadar gördüğüm en "acaiiiip" rüyayı gördüm. Büyük ihtimalle yatmadan önce yediğim bir kase sütlü Corn Flakes'e borçluyum bunu.

Efendim rüyadır bu tabi, gerçeklerle hiç ama hiç alakası yoktur ama özetlemek gerekirse o sözde içeriği; kadim dostum Burçak ve ben, çırılçıplak yakalanırız muhterem baba Aydın Amca'ya banyoda. İşin ilginci ise o esnada sanılanın aksine sohbet etmekteyizdir neden öyle bir yeri mekan-ı muhabbet bellediysek? Tabi bunun üzerine Aydın Amca tipik bir baba figürü olarak ikimizi kulaklarından çeker ve bizi Kaş'a, kapalı cezaevine sürgün yollar (!!!???) üstelik "Ama durun yapmayın, masumuz biz!" demeye bile fırsat vermeden...

İlginç mi geldi? Durun devam edeyim; Burçak, babasının bu hareketine anlam veremediğinden (sanki banyoda muhabbet çok anlamlı) gururuna yediremez tüm olan bitenleri ve içmeye verir kendini, içer, içer, içer...Ta ki, zil zurna sarhoş olana kadar. Zaten asıl gariplikler de sonra başlar; Burçak "hakjzızlık yapıldjıı uleeaannn baneaaaa hık!" kıvamında nutuklar atarken kodeste, bendeniz, yardım suretiyle tanıdığım bütün dostlarımı çağırırım Kaş'a, kodesimize...

Ve sıradaki kare, çok daha anlamsız, çok daha feci sürprizlere gebedir; Burçak, ben ve herkes, Ted 11 Fen A'da halka şeklinde toplanmış, masonvari bir törenin parçasıymış gibi daireler çizerek dönmekteyizdir. Birden kapı açılır, okul müdürü kıvamında göbekli bir amca sınıfa girerek;

"Uzay'a gezimiz var bu haftasonu saat 16.00'da çocuklar" der. (!!!!!!!???????)

Bu sorunun peşinden, hepimiz istifimizi bozmadan, hipnotize şekilde dönmeye devam ederek Darth Vader'ın robotik sesi ile heceleye heceleye karşılığımızı veririz;

- "U-zay-da za-man- yok!"

Şaşırmış görünen müdür (Sanırım rüyamdaki en normal insan, tabi uzaya gezi düzenlemesini saymazsak ki yakın zamanda o da olacak diyorlar vallahi...) ekler;

- "Ücretleri yatırmayı unutmayın!"

Biz yine trans halinde ritüelimize devam ederken aynı ses tonu ile;

- "Va-kit yok-sa na-kit yok!" şeklinde lafımızı bir güzel yapıştırırız!!!

Bu da muhteşem rüyamın hatırlayabildiğim en son cümlesi olur zaten, gözüme zorla girmeye çalışan güneş ışınlarının ısrar dolu çabaları sonuç bulduğunda. Bu nasıl bir rüyadır, ne anlama gelmektedir, yatakta belli bir süre düşünülür; kısa bir süre sonra da birkaç ipucu yakalanır gerçek hayattan ve dersler çıkarılır;

1- Burçak Hanım ile Kaş planlarının yapılma vakti gelmiştir.
2- Kanal D'nin "ay gençlik yılları bir başka yaaaa...." kıvamındaki dizisi Kavak Yelleri bir süre izlenmeyebilir.
3- Darth Vader bir Mason değildir.
4- Bundan sonra yatmadan önce kesinlikle Corn Flakes yenilmeyecektir...!

Herkese "tatlı" rüyalar...

09 Haziran 2007 Cumartesi

Alison...


listen close and dont be stoned
i'll be here in the morning
cause i'm just floating

while your cigarette still burns
your messed up world will thrill me
alison i'm lost

alison i said we're sinking
there's nothing here but thats okay
outside your room your sisters spinning
but she laughs and tells me shes just fine
i guess shes out there somewhere

and the sailors they strike poses
the covered walls answer slowly
with your talking and your pills
your messed up life still thrills me
alison i'm lost

alison i'll drink your wine
i'll wear your clothes when we're both high
alison i said were sinking
but she laughs and tells me its just fine
i guess shes out there somewhere




07 Haziran 2007 Perşembe

Ne Lazım...?

Kime seslenmek lazım? Akıl yetersiz kaldığında, geceleri çıldıracak gibi olunduğunda, sayılar yetersiz, formüller çaresiz, mantık umursamaz olduğunda kime seslenmek lazım? Hangi kahramana ulaşmak lazım? Can, caniye dönüştüğünde; beyaz, siyaha yer verdiğinde, buralardan kaçıp nerelere sığınmak lazım?

Umutsuzluk gelip de çullanırsa üzerine;

Gel ey cancağızım!
Galiba biraz daha düşünmek lazım...

05 Haziran 2007 Salı

A Coral Room...

There's a city, draped in net
Fisherman net
And in the half light, in the half light
It looks like every tower
Is covered in webs
Moving and glistening and rocking
Its babies in rhythm
As the spider of time is climbing
Over the ruins

There were hundreds of people living here
Sails at the windows
And the planes came crashing down
And many a pilot drowned
And the speed boats flying above
Put your hand over the side of the boat
What do you feel?

My mother and her little brown jug
It held her milk
And now it holds our memories
I can hear her singing
“Little brown jug don't I love thee”
“Little brown jug don't I love thee”
Ho ho ho, hee hee hee

I hear her laughing
She is standing in the kitchen
As we come in the back door
See it fall
See it fall
Oh little spider climbing out of a broken jug
And the pieces will lay there a while
In a house draped in net
In a room filled with coral
Sails at the window
Forests of masts
Put your hand over the side of the boat
Put your hand over the side of the boat
And what do you feel...?



01 Haziran 2007 Cuma

Yağmur...


Yağmur düştü toprağa nihayet. Yeşil, yemyeşil oldu; sonra ten canlandı, etrafı toprak kokusu sardı. Çocuk çığlıkları toprağa düşen damlalara karıştı.

Sakinleşti her şey, herkes.

Usul usul uyumak lazım şimdi,

Dinlerken yağmuru, ninnisini söyleyen yapraklara...